Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
17°C
İstanbul
17°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
17°C
Perşembe Yağmurlu
16°C
Cuma Açık
6°C
Cumartesi Yağmurlu
12°C
ÇENTİK  

Cevriye Oymak

          Babamı son yolculuğuna uğurlamadan önce başköşesi yoktu bizim soframızın. Yuvarlaktı. Büyükçe bir yuvarlak. Baba eliyle yapılmış, baba sofrası. 

Mendil kapmaca oynayan çocuklar gibi dizilirdik etrafına. Sofraya oturan hiç kimse kendini diğerinden ayrıcalıklı hissetmeyecek, zengin yoksul, ev sahibi misafir aynı konumda olacaktı. Sofranın dört ayağından hangisine sorsanız, bu atasal bakışı size fısıldardı.  

         Omuzlar, dizler birbirine değdikçe tatlanan yemeklerin koyulaştırdığı muhabbetler uzar da uzardı. Bu yüzden çok şen, çok bereketli olmalıydı bizim sofra. Şimdi başka. 

Sofradaki büyük eksiğin acısını çocuk kalbimle en derinden hisseden bendim herhalde. Ah o çentik! Sofranın kenarındaki çentik. Sürekli beni işaret etmese belki benim omuzlarım, dizlerim de eskisi gibi değecekti birilerinin omuzlarına, dizlerine. Ama ne zaman sofraya diz çöksem tam önüme denk geliyor, ok işareti gibi beni gösteriyor, kalbimin içine ince bir tel girmiş te gezinip batıp duruyormuş gibi hissediyordum. Sanki bir şelalenin sert ince serpintileri yüzüme yüzüme vuruyordu. Kendimi sıktıkça daha da inceliyor, aradaki mesafeye santimler ekliyordum.  

Ellerim, sanki bir serçe kuşunun biraz ileride pusuya yatmış kara kedinin gözü önünden bir taneciği kapar kapmaz uçması kadar hızlı ve ürkek gidip geliyordu tabağıma. Ama karşımda oturan oğlanın, araya araya güç bela buldukları oğlanın tabağı çabucak kuruyor, hemen ardından dolduruluyordu. Bandıra bandıra iştahla yediğini görmemek için gözlerimi bulduğum aralıktan karşıki duvara dikiyordum. Bomboş duvara baka baka sofradaki zamanımı eritmeye çalışırken, evin büyük kızları tabakları doldurma telaşıyla bir oturup bir kalkmaya devam ediyorlardı. Bu çok büyük ve özel görevi yerine getirmenin mutluluğuyla yanakları parlıyor, saç örgüleri uzuyordu. 

         Sofranın günaşırı müdavimleri babamın yokluğunu iyi yorumluyor, başından olmasa da ortasından sonundan bir şekilde nasiplenmeyi biliyorlardı. Çıkarcı ruhlar, akıllarınca kendilerini gizleye gizleye görünür kılıyorlardı herhalde. Sesler, mevzular birbirine çok yakındı. Sofranın ortak dilinden dökülen her cümle kaşıkların sesini coşturdukça coşturuyordu.  

Her kelimesi sofranın çentiğiyle yaralanmış sesim duyulmuyor, gürültüye karışıp uçuyor sonra da sessizlik olup yüreğimde yana yana kül oluyordu. Ayrıcalıklı misafirlere sunulan özel ikramlar da tıpkı yana yana kül olan sesim gibi sofranın sofralığını, yuvarlaklığındaki o özel anlamı küle çeviriyordu. Ben o sofrada cılızca büyürken gözler ne yangınımı, ne dumanımı ne de savrulup gözlerine gözlerine doluşan küllerimi görüyordu.    

Dilim, William Blake’nin;  

“Şarkı söyleyip mutlu göründüğüm için 

Sandılar ki bir kötülük yok yaptıklarında 

Şükretmeye gittiler, Tanrı’ya, rahibe, krala 

Acılarımız üstüne cenneti kuranlara…” şiirini günde bilmem kaç kez evirip çevirir boğazıma düğüm ediyordu. O yuvarlak sofranın etrafına üşüşen köşeli akılların, üçgen beşgeni aşıp, sofrayı bingenlere böldüğü andan fırlayıp kalkmak için acımı büyütmek istiyordum belki de. 

Acımı büyüttüğüm gibi kendimi de birazcık büyütmüş olmalıydım ki attım ilk kocaman adımımı bir gün. Yöneldim büyük yuvarlağa, dünyaya. Kendi sözümle, kendi sesimle, kendi şarkımı söyleyecektim. En çok ta babamdan söyleyecektim. Onun sofraya fısıldadıklarından. Çabucak unutulanlardan. 

          Hadi söyle dedi koca yuvarlak. Hadi söyle. Hadi hayal kur. Kurmadığın, kuramadığın hayaller kur diye haykırdı görünür yüzüyle. Gizinden de sessizce fısıldıyordu, kur görelim, söyle duyalım. Çentiğin büyüğü, yuvarlağın büyüğünde olur. O küçücük sofradaki bezelye tanesi kalkmış, ne büyük sofralara kurulmaya cesaretlenmiş.

         Acımın boyunu aşan bir söz söylemeliydim. Konduğu yeri terk etmeyecek, dönmeyecek, dönülmeyecek bir söz. En babadan, en baba bir söz.  

         “Zemheride çiçek açanın, baharı yaman olur.”  

BİYOGRAFİ

Cevriye Oymak. 1970 Hendek Sakarya doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Hendek’te tamamladım. İşletme fakültesi mezunuyum. İSKİ ve özel sektörde çalıştım. Evli ve bir çocuk annesiyim. Hikaye, şiir ve masal yazıyorum. Yayımlanmış bir hikaye kitabım, ayrıca yayımlanmış iki adet çocuk hikaye, iki adet te çocuk şiir kitabım bulunmaktadır.
Ümraniye geleneksel hikaye yarışmasında birincilik, Malatya Tabipler Odasının düzenlediği hikaye yarışmasında ikincilik, İlesam’ın düzenlediği hikaye yarışmasında ikincilik, İnönü Üniversitesinin düzenlemiş olduğu hikaye yarışmasında üçüncülük ve dördüncülük, Güncel Sanat Dergisi Alara öykü ödülü, masal yarışmasında dördüncülük ödüllerim ve seçkilerim mevcut olup yayımlanan kitaplarda yer almıştır. Ayrıca üç hikaye, iki
masal ve üç şiirim de seçkilerde yer almış ve yayımlanmıştır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.